Türkiye'nin stratejik atılımları, küresel savunma dengelerinde ezberleri bozarken, Batılı müttefiklerin mevcut endüstriyel yetersizlikleri ve teknolojik bağımlılıkları, savunma mimarisindeki çatlakları gözler önüne seriyor.
Küresel savunma arenasında son yirmi yılda gerçekleştirdiği hamlelerle dikkatleri üzerine çeken Türkiye, artık bir müttefikten öte, masaya üretim kapasitesiyle oturan belirleyici bir güç konumuna yükseldi. NATO'nun sadece bir platform olarak kullanıldığı bu yeni dönemde, ittifakın Türkiye'nin artan savunma potansiyelini kabullenmek durumunda kaldığı görülüyor. Avrupalı müttefiklerin savunma sanayiindeki üretim açıkları ve tedarik zincirindeki darboğazlar, NATO içinde yük paylaşımının yeniden tartışılmasına neden oluyor.
F-35 ve KAAN: Bağımlılık mı, Milli Hedef mi?
Savunma dünyasının en çok tartıştığı F-35 ve CAATSA yaptırımları, teknik bir perspektiften bakıldığında Türkiye için geçici bir ara formülden fazlasını ifade etmiyor. F-35 programına geri dönüş olasılığı değerlendirilse dahi, uçağın yazılım ve yapay zeka mimarisi üzerindeki dış kontrol, satın alan ülkeleri Washington’a bağımlı kılıyor. Bu durum, savunma stratejisi açısından sürdürülebilir bir güçten ziyade, her an devre dışı bırakılabilme riskini barındırıyor.
Bu noktada Ankara’nın odaklandığı asıl stratejik hedef KAAN projesidir. Motor tedariğinde sağlanan esneklik, yerli motor teknolojisi geliştirilene kadar sürecek bir geçiş dönemi olarak kurgulanıyor. S-400 sistemlerinin statüsü ise diplomatik kanallardan takip edilen, CAATSA kısıtlamalarını aşmayı hedefleyen temkinli bir süreçle yönetiliyor.
Batı'nın güvenlik zafiyeti ve sembolik çelişkiler
Batılı liderlerin kendi ülkelerindeki katı ulusal mevzuatlar nedeniyle hediye edilen sembolik silahları dahi gümrükten geçirememeleri, aslında savunma sanayii altyapısındaki bürokratik ve sistemsel tıkanıklığın bir yansıması. "Her karış toprağı savunma" iddiasında bulunan bu güçlerin, basit bir prosedürle dahi zorlanmaları, Avrupa’nın kendi güvenliğini üretme noktasında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Öte yandan, bölgedeki jeopolitik gerilimlerde Türkiye'nin dengeleyici rolüne duyulan ihtiyaç, İsrail ve ABD’nin bölge politikalarını da yeniden şekillendiriyor. Trump yönetiminin seçim öncesi maliyetli senaryolardan kaçınarak Türkiye ile daha makul bir zeminde buluşma arayışı, teknik silah dengesinin ötesinde, bölgedeki saldırı tekelinin kırılması anlamına geliyor. Ankara için ise en akılcı yol, bu konjonktürel fırsatları yerli üretim ve stratejik özerklik hedefleri doğrultusunda titizlikle değerlendirmekten geçiyor.